Kurguzist

Geçmişin Tedarikçisi

     Yan masadan kahkaha sesleri yükseliyor. İçlerinden biri bastırdığı kahkahasına ilaveten boğuk ve titrek bir sesle diğerlerini sessiz olmaları gerektiği konusunda uyarıyor. Sesler ve gülüşmeler dinmiyor, aksine daha da artıyor. Ne rahatsız edici! O sırada sipariş almaya giden bir garson hızlı adımlarla masamı teğet geçip üst kata çıkan merdivenlere yöneliyor. Elindeki not defterini abartılı bir şekilde sallayarak merdivenleri ikişer üçer çıkıyor. Tahta merdivenin üzerine binen yüke feryat edercesine çıkarttığı gıcırtıyı içinde bulunduğum gürültüye rağmen duyuyorum. Merdivenin yanı başındaki tezgâha boş bardakları dizmekte olan başka bir garsonu izliyorum şimdi. Omzuna gelişi güzel attığı yıpranmış, yeşil beziyle alnında biriken terleri siliyor, boştaki eliyle ise kendini yelpazeliyor bir müddet. Bu kısa kaçamağının fark edilmesinden çekinircesine sıkıntıyla nefes veriyor ve vakit kaybetmeden işinin başına dönüyor. Seri bir şekilde, dizlerine dayandırdığı sepetten bardakları alıp tezgâha diziyor. Bir bardağa daha yer açmak için elinin tersiyle sırayı hafifçe itiyor. Fakat yer yok. Sıra sonundaki bardaklardan biri dönerek yere düşüyor ve tuz buz oluyor.

     Silkelenerek bakışlarımı daldığım manzaradan masama çeviriyorum. Ellerim masada, parmaklarım birbirine kenetlenmiş vaziyette. Birkaç saniyelik keşfimle masanın üzerindeki su lekelerini ve toz zerreciklerini fark ediyorum. Yüzümü buruşturarak masaya dayalı dirseklerimi karnıma çekiyor, ellerimi kucağıma yerleştiriyorum. Az öteme sabitlenmiş ayaklı menüye bir göz atıyorum. Aç değilim. Beni buraya ne getirdi?

     Lastiğin asfaltta çıkardığı tiz ses kulaklarıma ilişiyor önce. Kısa bir sessizlik. Çok kısa bir an için. İrkilerek kafamı kaldırıp cam kenarındaki masamdan dışarıya bakıyorum. Kaldırımdaki yayalar koşuşturmaya ve bağırmaya başlıyor. Yolda düzensiz, zikzaklar çizen lastik izleri… Bahse girerim kuvvetli sürtünmeden dolayı sıcaktır izler. Parmaklarımı izler üzerinde gezdiriyorum göz kapaklarımın ardında. Evet, kesinlikle sıcak! Gözlerimi ne zaman kapattığımı bilmediğim gibi ne zaman açtığımı da anımsamıyorum. Yol üzerinde tek bir aracın izlerinin olması dikkatimi çekiyor. Odağımı birbirine girmiş iki arabaya çeviriyorum. İkisinin de kaputlarından dumanlar yükseliyor. Camları kırılmış, yer yer yola saçılmış. Adını ve işlevini bilmediğim araba uzuvları sere serpe yatıyor asfalt üzerinde. Kapıları öyle bir kuvvetle içeri gömülmüş ki yakın mesafeden bakan biri açılan aralıktan içerideki kazazedeleri görebilir-ya da göremez. Bu hâlleriyle ezilmiş kutu içeceklere benziyorlar. Hurdadan farksız metal iskeletler…

     Belli belirsiz bir cızırtı sesi işitiyorum. Hangi arabadan geldiğini anlamak zor. Büyük ihtimalle radyodur, diye geçiriyorum içimden. Bu varsayımımla birlikte içinde bulunduğum durum tanıdık bir hâl alıyor. Kazadan sonra radyonun hâlâ çalışabiliyor olması ve benim bu sesi işitebiliyor olmam garip. Onca gürültüye ve mesafeye rağmen? Yan masadaki grup masamda şimdi. Kazayı daha iyi görebilmek için birbirlerini eziyorlar adeta. Elleriyle masamdan destek alıyor, parmakları üzerinde yükselerek boyunlarını uzatıyorlar. Boş gözlerle onları izliyorum bir süre. Bakışlarımı yüzlerinde gezdiriyorum. Gözlerine zuhur etmiş yabanilik bir yerlerden aşina geliyor. Tuhaf bir hastalık var bu insanlarda. Felaket getirilerinden etkilenenlere duyulan alaycı bir acıma. Bugünün anlatılacaklar listesine mühim bir olay eklendiği için nahoş bir heyecan… Tavırlarından anlam çıkardıkça öfkem alevleniyor. Bu denli basit ama anlaşılmaz olmaları kafamı karıştırıyor. Geriliyorum.

     Seyrime devam ederken kulaklarım çınlamaya ve görüşüm bulanıklaşmaya başlıyor. Birdenbire tüylerim diken diken oluyor, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor adeta. Hızlıca gözlerimi kırpıştırıyorum. Emin olmak için başımı lokantanın geri kalan güruhuna çeviriyorum. Düzen. Muntazam bir düzen var bu işleyişte.

     Yan sandalyedeki çantamı kaptığım gibi fırlıyorum. Kalkarken kullandığım kontrolsüz güç oturmuş olduğum sandalyeyi düşürüyor. Boğazımda bir hıçkırık nüksediyor. Gözlerim doluyor ama yaşlar akmıyor. Bedenimi ve zihnimi dizginlemek için kendi kendime dayanıksız telkinlerde bulunuyorum. Titreyen terli ellerimden destek alarak kalabalıktan sıvışmaya çalışıyorum. Birkaç kişi kolumdan tutup bir şeyler geveliyor. Fakat kelimeler bana ulaşmadan anlamlarını yitiriyor. Ne duyuyor ne görüyorum. Görülecek ve duyulacak çok şey varken…

     Uyanıyorum.

     Bir tümsekten geçmiş olmalıyız. Aksi takdirde başımı dayamış olduğum cama bu kadar sert vurmamın başka bir açıklaması olamaz. Araba sert bir şekilde fren yapıyor. Yavaşlıyor ve duruyor. Büyük ihtimalle ışıklarda durduk. Fakat bu tahminimi kanıtlayacak bir kanıtım yok. Sinyal sesi. Tık tık tık… Sağa mı döneceğiz yoksa sola mı? Tok bir ‘tık’ sesi daha. Radyonun açma kapama düğmesine basıldı anlaşılan. Şimdi diğer düğmeler kurcalanıyor. Frekans ha bire değişiyor, belli başlı kanallarda duruyor. Kanallar arası kulak gıdıklayan bir cızırtı sesi dolduruyor arabayı. Yabancı pop, arabesk, rock, türkü, rap… İstediğini bulamıyor. Hangi kanalda durdu bilmiyorum. Bir şiir okunuyor sunucu tarafından. Oldukça kalın bir sesi var. Bu sese bas mı yoksa bariton mu deniyordu acaba? Korna sesleri yükseliyor art arda. Yeşil ışık yandı. Bir iç çekiş. Araba hareket etmeye başlıyor. Sola dönüyoruz. Bir u dönüşü. Nereye gidiyoruz?

     Gözlerimi açıyorum. Başım hâlâ cama dayalı. Kıpırdamadan göz ucuyla dışarıyı seyrediyorum. Bir parkın önünden geçiyoruz. Bomboş. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamış.

     “Bunu ne zamana kadar devam ettireceksin?”

     Usulca ona doğru dönüyorum. Gözleri yola kenetlenmiş vaziyette. Kaşları çatık, alnı kırışık. Saçlarının arasından bir ter damlası sağ şakağına düşüyor. Şakağında iki, üç tel beyaz görüyorum. Saçlarında beyazı olduğunu hiç fark etmemiştim. Belki de çok uzun zamandır oradalardı da ben görmedim.

     Sana en son ne zaman, gerçekten, baktım?

     Bakışlarımın üzerindeki yükünü kaldıramıyor. Kirpiklerini kırpıştırarak kendini toparlamaya çalışıyor. Hırıltılı ve gürültülü şekilde, içinde bulunduğu külfetin bedeninde aksetmesinin yarattığı gerginlikle, bir nefes çekiyor içine. Âdem elmasının devamlı hareketini görebiliyorum, yutkunuyor. Boğazında bir yumru var anlaşılan, mecazi ya da değil. Direksiyonu öylesine kuvvetle sıkıyor ki parmak boğumları bembeyaz. Öfkesini saklamaya çalıştığı zaman bu şekilde kamufle eder, tanıyorum. Onu daha fazla kışkırtmak istemiyorum, cevap vermeyeceğim. Ki buna gerek yok. Varlığım sinirlenmesi için fazlasıyla neden ve hak veriyor kendisine.

     Cevapsız sorular sormaya devam ediyor. Susuyorum. Ses tonu gittikçe yükseliyor, araba hızlanıyor. Bağırmaya ve direksiyona vurmaya başlıyor. Duyuyor ama dinlemiyorum.
Onu dinlemeyi bırakalı çok oldu. Onu bırakalı epey oldu…

     Bir dört yol ağzına yaklaşıyoruz, ışıklara doğru. Bizim için kırmızı yanıyor. Ve o durmayacak.

     Koluna doğru atılıyorum ama niyetim onu durdurmak değil. İçimde dışarı çıkmaya can atan bir ‘ben’ var. Benim yapamayacağım şeyleri yapabilir. Benden daha cesur, dirayetli ve muharip olabilir. Dirseğiyle beni kendinden uzaklaştırmaya ve arabanın kontrolünü sağlamaya çalışıyor. Delirdiğimi söylüyor. Korkuyor. ‘Ben’den o kadar kolay vazgeçemez.

     Radyo sunucusu şiirini bitirdi şimdi. Neşeli bir sesle reklamlardan sonra görüşmeyi diliyor. Basit bir reklama geçiş müziği… Işıkları tam gazla geçiyoruz. Solumuzdan gelen bir arabayla birlikte.

     Uyanıyorum.

     Okul koridorları beni her daim ürkütmüştür. Özellikle de şimdiki gibi boş oldukları zaman. Bu uzun koridorların duvarlarına sirayet eden onlarca yüz tanıyorum. Tanışıyoruz. Her gün onlara günaydın ve iyi günler diliyorum. Sırtımı onlara dayıyor etrafta koşuşturan çocukları uyarıyorum. Vazifelerimi yerine getirip getirmediğime ilişkin bazı münakaşalarda bulunuyoruz ara sıra. Bu rutin canlarını epey sıkıyor olsa gerek. Fakat buna, bana, maruz kalmak mecburiyetindeler. Burada mahsurlar. Doğru! Burası bir hapishane. Eğlence çağındaki minikleri hapsedip bir dizi testlerden geçirdiğimiz, çocukluklarını ilelebet gömdüğümüz…

     Nöbetçi öğrenci masasında uyuyakalmışım anlaşılan. Onu beklerken. Evet, kesinlikle onu bekliyorum ama görmek istemiyorum. Olmuyor. Ve o, olmadığını kabullenmek istemiyor. Bu yüzden devam ediyoruz. Bedenlerimizi yanımızda peşi sıra sürüklüyoruz. Bir sonraki durağımıza: İntikal edeceğimiz kimsesizler mezarlığına.

     İlişkimiz üzerine fazlasıyla kafa yordum. Bir çözüm yolu bulmak için değil, çözümün ta kendisi olmak için. Fakat bu beni içten içe zehirliyor. 

     Zehirlenip başka bir hayat yaşamaya başlıyorsun. Kafanın içinde kalıba sokamadığın binlerce ses, binlerce düşünce. İnsanı korkulası bir yaratığa çeviren şey düşünceleridir, derdi annem. Düşüncelerin düşlediğin kişiye dönüştürür seni. Dıştan çürümüş, yer yer ezilmiş, kokuşmuş et parçaları ve morluklar kapatır barındırdığın benliğini. Biliyorum. Zira düşüncelerim tarafından defalarca ele geçirildim. Doğru ya da asılsız. Hepsi gerçekti.

     Nöbetçi masası okulun giriş kapısının çaprazında. Bu da oturduğum yerden tüm bahçeyi görmeme vesile oluyor. Gerçi görülecek pek bir şey yok. Basketbol potasının altında
park halinde bir araç var sadece. Beni bekliyor. Ne zaman geldi ve ne zamandır bekliyor? Belki de tüm bu süre boyunca sürücü koltuğuna yaslanmış beni izliyordu. Bunu kafamda canlandırmak bana hiç zor gelmiyor. Dünün, geçen haftanın, geçen ayın ve geçen senenin aynısı.

     Yerimden kalkıyor ve ayaklarımı sürükleyerek okuldan çıkıyorum. Arabaya binmekte bir beis görmüyorum. Bineceğim. Her gün yaptığım gibi.

     Uyanıyorum.

      Uçları gri kuma gömülmüş ayakkabılarımdan destek alarak bana fazlasıyla küçük gelen, içine zar zor sığdığım salıncağımda belli belirsiz sallanıyorum. Salıncağı vidalarla direğe sabitleyen zincirlere sarılı ellerim. Üşütmeyen, ılık bir rüzgâr esiyor. Yeni açmış akasya çiçeklerinin kokusunu da beraberinde oradan oraya sürüklüyor. Burnuma dolan kokudan sarhoş, parkın karşısındaki caddeyi izliyorum. Kaldırımda pembe bebek arabasıyla genç bir kadın yürüyor. Bisiklet yolunda iki bisikletli ve kıvırcık tüylü retriever cinsi köpeğiyle yürüyüşe çıkan orta yaşlarda bir adam. Oldukça sıradan bir görüntü.

     Telefonum çalıyor.

     “Abla?”

     “Benim?” Bu ukala yanıtım onu deliye çeviriyor, biliyorum. Abartılı şekilde göz devirerek derin derin nefes aldığını tahmin edebiliyorum ve bu haline içten içe gülüyorum.
Dudaklarımı birbirine bastırıp susuyor ve azarlanmayı bekliyorum.

     “Kaç gündür niye telefonlarımızı açmıyorsun? Annem ne kadar endişelendi haberin var mı?!”

     “Telefonum bozuktu. Tamire gönderdim.”

     “En azından eniştemin telefonuyla iletişim kurabilirdin. Ne bileyim, bilgisayardan falan, sosyal medyadan… Hem, eniştem de telefonlarını açmıyordu. Ne oluyor?”

     “Uzun süre önce rehberinden numaralar silindi. Ondandır.”

      Birkaç saniyeliğine susuyor. Arkadan anlayamadığım bazı anons sesleri geliyor. İşyerinde olmalı.

     “İyi misin?”

      Sesindeki tını hoşuma gitmiyor. Beni gafil avlıyor. Ne cevap vereceğimi kestiremiyorum. Çünkü ağzımdan çıkacak olan şey gerçek hislerimi yansıtmayacak. Farkındayım. Farkında.

     “Yorgunum. Yoğun bir hafta geçirdim.”

     “Yanına gelmemi ister misin?’’

      Bu sohbeti, ki buna sohbet denilebilirse, devam ettirmek manasız. Uzatmadan ders saatimin yaklaştığını ve okula gitmem gerektiğini söylüyorum, tabii ki akşam annemi aramak şartıyla. Kabul.

      Telefonumu ceketimin cebine koymadan önce saate bakıyorum. Saat 10.02. Dersimin başlamasına yaklaşık yarım saat var. Yol üstünde bir markete uğrayıp kahve alsam iyi olacak. Dün gece kahve kavanozunun dibini görmüştüm.

     Uyanıyorum.

     Ev soğuk, yatağım sıcak.

     Kalkmalı ve sorumluluk sahibi bir yetişkin ne yapıyorsa onu yapmalıyım: İşe gitmeliyim. Yanım boş. Hava henüz aydınlanmadı bile ama o çoktan hazırlanıp gitmiş. Yattığım yerde doğruluyorum ve odamı inceliyorum. Güne geç başlamak, ya da başlamamak, için yaptığım bir oyalanma ritüeli diyelim.

     Komodinin üzerindeki çalar saati kontrol ediyorum. Çalmasına daha var. Bileğimdeki tokam ile saçlarımı rastgele topluyor ve nihayetinde yataktan çıkıyorum. Güneşin az buçuk aydınlattığı odamın perdelerini açmaya lüzum görmüyorum. Eve geldiğimde kapatacağım nasıl olsa.

     Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkıyor, dişlerimi fırçalıyorum. Kahvaltı yapmayı bırakalı çok oldu bu yüzden mutfağa sadece çaycıya su koymak için giriyorum. Çaycıya suyu koyup düğmesine basıyor ve üstümü giymek için odama geri dönüyorum. Boy aynasının karşısına geçiyorum. Siyah pantolon, beyaz gömlek ve üzerine siyah ceket. Saçlarımı tarayıp ensemde topluyorum. Bu hâlimle işini ciddiye bir öğretmen izlenimi veriyorum.

     Aynadaki yansımamı izlemeye kendimi o kadar kaptırmışım ki çaycıdan gelen ‘bip’ sesi beni yerimden hoplatıyor. Sadece benim görebildiğim o münasebetsiz surete sırtımı çeviriyor ve mutfağa geri dönüyorum. Kutusundan çıkardığım poşet çayı kupaya koyup üzerine su döküyorum. Demlenmesini beklerken dün uykum geldiği için son bölümünü okumayıp yattığım, mutfak masasının üzerinde bıraktığım kitabımı alıyorum. Elimde evirip çeviriyor ve ilk defa görmüşçesine kitabı inceliyorum. Yeni basım bir kitap olmasına karşın sayfalarının sararmış olmasına bir türlü akıl sır erdiremiyorum. Mühim değil, bu görüntü beni rahatsız etmiyor. Aksine, kitaba nostaljik bir hava katıyor.

     Kitabımı yanıma alıp şarja takılı telefonumun yanına gidiyorum, yalnız ıvır zıvır teptiğim bebek odasına. Pembe örtülü beşik, yere saçılmış legolar, duvara çizilmiş kargacık burgacık resimler, minik gardırobun kapağına yapıştırılmış stickerlar ve onlara eşlik eden üzerleri toz kaplı çalışma masası, tablolar, kitaplar, plaklar…

     Telefonumu kaptığım gibi odadan fırlıyor, gürültülü bir şekilde odanın kapısını kapatıyorum. Ellerim terli ama üşüyor. Kalbimin göğüs kafesime yaptığı baskı gözlerimi yaşartıyor. ‘Canım’ yanıyor.

     “Neden telefonunu şarja takacağın onca priz varken hep bu odadaki prize takıyorsun ki?”

      Emin olmak için?

     Eminim. Harekete geçmeliyim. Kafamda günün plânını çiziyorum. İlk iki ders saatim boş. Fakat bugün parkta yürüyüş yapma fikri oldukça cazip geliyor. Erken çıkacağım. Eşyalarımı vestiyerdeki kol çantama koyuyorum. Kapıyı açıyorum ve kilitlemek üzere anahtarı dışına takıyorum. Vestiyerin sağ alt dolabını açıp ayakkabımı alıyor ve kapının önüne koyuyorum. Kapıyı kapatmadan önce son bir kere dönüp ardımda bıraktığım dağınıklığa ve tezgâhın üzerindeki buharı tüten kupama bakıyorum.

     Uyanıyorum.

     Yan masadan kahkaha sesleri yükseliyor. İçlerinden biri bastırdığı kahkahasına ilaveten boğuk ve titrek bir sesle diğerlerini sessiz olmaları gerektiği konusunda uyarıyor. Sesler ve gülüşmeler dinmiyor, aksine daha da artıyor. Ne rahatsız edici! O sırada sipariş almaya giden bir garson hızlı adımlarla masamı teğet geçip üst kata çıkan merdivenlere yöneliyor. Elindeki not defterini abartılı bir şekilde sallayarak merdivenleri ikişer üçer çıkıyor. Tahta merdivenin üzerine binen yüke feryat edercesine çıkarttığı gıcırtıyı içinde bulunduğum gürültüye rağmen duyuyorum. Merdivenin yanı başındaki tezgâha boş bardakları dizmekte olan başka bir garsonu izliyorum şimdi. Omzuna gelişi güzel attığı yıpranmış, yeşil beziyle alnında biriken terleri siliyor, boştaki eliyle ise kendini yelpazeliyor bir müddet. Bu kısa kaçamağının fark edilmesinden çekinircesine sıkıntıyla nefes veriyor ve vakit kaybetmeden işinin başına dönüyor. Seri bir şekilde, dizlerine dayandırdığı sepetten bardakları alıp tezgâha diziyor. Bir bardağa daha yer açmak için elinin tersiyle sırayı hafifçe itiyor. Fakat yer yok. Sıra sonundaki bardaklardan biri dönerek yere düşüyor ve tuz buz oluyor. Fren sesi yankılanıyor, radyonun sesi kulaklarımı dolduruyor, figüranlar etrafta koşuşturuyor…

 

     Ve ben asla uyanamıyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir