Demir Atacak Liman Arayışında: Martin Eden

DEMİR ATACAK LİMAN ARAYIŞINDA: MARTIN EDEN “Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu; yaşamak.” (syf:408) Jack London’nın yarı otobiyografik bir eseri olarak sayılabilecek bir kitap olarak tanınıyor Martin Eden. Çevirmenin kitabın sonu eklediği notlarla kitabın London’nın hayatı ile birçok benzerlik taşıdığını görüyoruz. Martin Eden aslında Jack London’nın ta kendisi. Tabii bu farkındalığın oluşmasında çevirmeninin büyük katkısı var. Yazar kadar çevirmeniz de müthiş bir iş çıkarmış. Aynı yayınevinden okuduğum (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları) Jack London eserlerinden de tanıdığım Levent Cinemre, Jack London severler için daha iyisini bulamayacakları bir çevirmen. Basit bir işçi olan Martin, bir gün hayatını tamamen değiştirecek bir kadınla (Ruth ile) karşılaşır ve ona aşık olur. Aşk, Martin için bir motivasyon kaynağıdır. Fakat bu iki kavram birbirine o kadar bağlıdır ki aralarındaki dengeyi kurmak gittikçe zorlaşır. Martin ise bundan bihaberdir. Kulaktan dolma bilgilerle bir aşk hikâyesi okuyacağımı düşünsem de aşk Martin’in fikriyatını geliştirilmesinde sadece bir araçtı. Yani en azından ben böyle düşünüyorum. Sevdiği kıza layık olabilmek adına kütüphane kütüphane gezen, araştıran, tüm gününü yazmakla geçiren ve ürettiklerinin keşfedilmesi için dergiler ve gazeteler arasında mekik dokuyan bir karakter Martin Eden. Bu uğraşıyla birlikte kitap boyunca Martin’e olan hayranlığın artarken Ruth’dan nefret ettim. Tabii Martin’e de arada sırada kızdığım oldu. Çünkü bana kalırsa aşk, Martin’in kendini geliştirip zamanla bir fikir adamı hale gelmesinden daha mühim değildi. Ruth her ne kadar Martin’i sevse de aralarındaki uçurumu her daim hatırlatma ihtiyacında bulunmaktadır. Ruth’a göre Martin öğrenmeye aç, zeki bir öğrencidir. En önemlisi kendisine tutkulu bir şekilde aşıktır. Aşkın gözü her iki karakter için de kördür. Martin için Ruth ulaşılması zor, zarif, güzel ve zeki bir kadındır. Ruth için ise Martin kendisine beslenen hayranlığın sarhoşluğuyla bağlandığı bir adamdır. Martin sevdiği kadına layık olmak için öğrencilik yapacaksa pekala Ruth seve seve öğretmenlik yapabilirdi. Fakat bir yerden sonra Martin’in uğraşları Ruth’a yetersiz gelmeye başlayacak ve bilgeliğini(?) konuşturmasına sebebiyet verecektir. “Ruth’un sınırı, ufkunun sınırıydı ve sınırlı beyinler ancak başkalarındaki sınırları görürdü.” (syf:85) Martin okudukça benim de okuyasım geldi. Ki onunla beraber ben de birçok şey öğrendim. Birçok filozofla birçok yazarla tanıştım kitabı okurken. Karakterler arasındaki fikir savaşını okumak ise oldukça zevkliydi. Bu eseri ile anladım ki Jack London; kendini durmadan geliştirdiği dolu dolu bir hayat sürmüştü ve eserlerinde bunu nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu. Karakterler güzel işlenmiş. Kurgu, merak unsuru ile okuyucuyu canlı tutar hâle getirilmiş. Döneminin sınıf farkını, farklı görüşlerin kendi içerisindeki tutarsızlıklarını, azmin insanı baştan aşağı nasıl değiştirdiğini ve aynı şekilde azmin kendi sonunu da getirebileceğini gözler önüne seren bir eser: Martin Eden. “Ait olduğu yeri bulamamıştı çünkü. Kendini bulduğu her yere uyum sağlamış, işte ve eğlencede iyi olması sebebiyle, hakları için savaşma ve karşısındakinde saygı uyandırma isteği ve yeteneği sayesinde her zaman ve her yerde sevilen biri olmuştu. Ama hiçbir yere kök salamamıştı. Etrafındakileri memnun edecek kadar uyum sağlamış ama kendisi tatmin olamamıştı. Her zaman bir huzursuzluk hissi ile altüst olmuş, daima ötelerden gelen bir çağrıyı duymuş, kitapları, sanatı ve aşkı bulduğu ana kadar hep dolaşmış ve aramıştı.” (syf:276)
GEÇMİŞİN TEDARİKÇİSİ

Geçmişin Tedarikçisi Yan masadan kahkaha sesleri yükseliyor. İçlerinden biri bastırdığı kahkahasına ilaveten boğuk ve titrek bir sesle diğerlerini sessiz olmaları gerektiği konusunda uyarıyor. Sesler ve gülüşmeler dinmiyor, aksine daha da artıyor. Ne rahatsız edici! O sırada sipariş almaya giden bir garson hızlı adımlarla masamı teğet geçip üst kata çıkan merdivenlere yöneliyor. Elindeki not defterini abartılı bir şekilde sallayarak merdivenleri ikişer üçer çıkıyor. Tahta merdivenin üzerine binen yüke feryat edercesine çıkarttığı gıcırtıyı içinde bulunduğum gürültüye rağmen duyuyorum. Merdivenin yanı başındaki tezgâha boş bardakları dizmekte olan başka bir garsonu izliyorum şimdi. Omzuna gelişi güzel attığı yıpranmış, yeşil beziyle alnında biriken terleri siliyor, boştaki eliyle ise kendini yelpazeliyor bir müddet. Bu kısa kaçamağının fark edilmesinden çekinircesine sıkıntıyla nefes veriyor ve vakit kaybetmeden işinin başına dönüyor. Seri bir şekilde, dizlerine dayandırdığı sepetten bardakları alıp tezgâha diziyor. Bir bardağa daha yer açmak için elinin tersiyle sırayı hafifçe itiyor. Fakat yer yok. Sıra sonundaki bardaklardan biri dönerek yere düşüyor ve tuz buz oluyor. Silkelenerek bakışlarımı daldığım manzaradan masama çeviriyorum. Ellerim masada, parmaklarım birbirine kenetlenmiş vaziyette. Birkaç saniyelik keşfimle masanın üzerindeki su lekelerini ve toz zerreciklerini fark ediyorum. Yüzümü buruşturarak masaya dayalı dirseklerimi karnıma çekiyor, ellerimi kucağıma yerleştiriyorum. Az öteme sabitlenmiş ayaklı menüye bir göz atıyorum. Aç değilim. Beni buraya ne getirdi? Lastiğin asfaltta çıkardığı tiz ses kulaklarıma ilişiyor önce. Kısa bir sessizlik. Çok kısa bir an için. İrkilerek kafamı kaldırıp cam kenarındaki masamdan dışarıya bakıyorum. Kaldırımdaki yayalar koşuşturmaya ve bağırmaya başlıyor. Yolda düzensiz, zikzaklar çizen lastik izleri… Bahse girerim kuvvetli sürtünmeden dolayı sıcaktır izler. Parmaklarımı izler üzerinde gezdiriyorum göz kapaklarımın ardında. Evet, kesinlikle sıcak! Gözlerimi ne zaman kapattığımı bilmediğim gibi ne zaman açtığımı da anımsamıyorum. Yol üzerinde tek bir aracın izlerinin olması dikkatimi çekiyor. Odağımı birbirine girmiş iki arabaya çeviriyorum. İkisinin de kaputlarından dumanlar yükseliyor. Camları kırılmış, yer yer yola saçılmış. Adını ve işlevini bilmediğim araba uzuvları sere serpe yatıyor asfalt üzerinde. Kapıları öyle bir kuvvetle içeri gömülmüş ki yakın mesafeden bakan biri açılan aralıktan içerideki kazazedeleri görebilir-ya da göremez. Bu hâlleriyle ezilmiş kutu içeceklere benziyorlar. Hurdadan farksız metal iskeletler… Belli belirsiz bir cızırtı sesi işitiyorum. Hangi arabadan geldiğini anlamak zor. Büyük ihtimalle radyodur, diye geçiriyorum içimden. Bu varsayımımla birlikte içinde bulunduğum durum tanıdık bir hâl alıyor. Kazadan sonra radyonun hâlâ çalışabiliyor olması ve benim bu sesi işitebiliyor olmam garip. Onca gürültüye ve mesafeye rağmen? Yan masadaki grup masamda şimdi. Kazayı daha iyi görebilmek için birbirlerini eziyorlar adeta. Elleriyle masamdan destek alıyor, parmakları üzerinde yükselerek boyunlarını uzatıyorlar. Boş gözlerle onları izliyorum bir süre. Bakışlarımı yüzlerinde gezdiriyorum. Gözlerine zuhur etmiş yabanilik bir yerlerden aşina geliyor. Tuhaf bir hastalık var bu insanlarda. Felaket getirilerinden etkilenenlere duyulan alaycı bir acıma. Bugünün anlatılacaklar listesine mühim bir olay eklendiği için nahoş bir heyecan… Tavırlarından anlam çıkardıkça öfkem alevleniyor. Bu denli basit ama anlaşılmaz olmaları kafamı karıştırıyor. Geriliyorum. Seyrime devam ederken kulaklarım çınlamaya ve görüşüm bulanıklaşmaya başlıyor. Birdenbire tüylerim diken diken oluyor, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor adeta. Hızlıca gözlerimi kırpıştırıyorum. Emin olmak için başımı lokantanın geri kalan güruhuna çeviriyorum. Düzen. Muntazam bir düzen var bu işleyişte. Yan sandalyedeki çantamı kaptığım gibi fırlıyorum. Kalkarken kullandığım kontrolsüz güç oturmuş olduğum sandalyeyi düşürüyor. Boğazımda bir hıçkırık nüksediyor. Gözlerim doluyor ama yaşlar akmıyor. Bedenimi ve zihnimi dizginlemek için kendi kendime dayanıksız telkinlerde bulunuyorum. Titreyen terli ellerimden destek alarak kalabalıktan sıvışmaya çalışıyorum. Birkaç kişi kolumdan tutup bir şeyler geveliyor. Fakat kelimeler bana ulaşmadan anlamlarını yitiriyor. Ne duyuyor ne görüyorum. Görülecek ve duyulacak çok şey varken… Uyanıyorum. Bir tümsekten geçmiş olmalıyız. Aksi takdirde başımı dayamış olduğum cama bu kadar sert vurmamın başka bir açıklaması olamaz. Araba sert bir şekilde fren yapıyor. Yavaşlıyor ve duruyor. Büyük ihtimalle ışıklarda durduk. Fakat bu tahminimi kanıtlayacak bir kanıtım yok. Sinyal sesi. Tık tık tık… Sağa mı döneceğiz yoksa sola mı? Tok bir ‘tık’ sesi daha. Radyonun açma kapama düğmesine basıldı anlaşılan. Şimdi diğer düğmeler kurcalanıyor. Frekans ha bire değişiyor, belli başlı kanallarda duruyor. Kanallar arası kulak gıdıklayan bir cızırtı sesi dolduruyor arabayı. Yabancı pop, arabesk, rock, türkü, rap… İstediğini bulamıyor. Hangi kanalda durdu bilmiyorum. Bir şiir okunuyor sunucu tarafından. Oldukça kalın bir sesi var. Bu sese bas mı yoksa bariton mu deniyordu acaba? Korna sesleri yükseliyor art arda. Yeşil ışık yandı. Bir iç çekiş. Araba hareket etmeye başlıyor. Sola dönüyoruz. Bir u dönüşü. Nereye gidiyoruz? Gözlerimi açıyorum. Başım hâlâ cama dayalı. Kıpırdamadan göz ucuyla dışarıyı seyrediyorum. Bir parkın önünden geçiyoruz. Bomboş. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamış. “Bunu ne zamana kadar devam ettireceksin?” Usulca ona doğru dönüyorum. Gözleri yola kenetlenmiş vaziyette. Kaşları çatık, alnı kırışık. Saçlarının arasından bir ter damlası sağ şakağına düşüyor. Şakağında iki, üç tel beyaz görüyorum. Saçlarında beyazı olduğunu hiç fark etmemiştim. Belki de çok uzun zamandır oradalardı da ben görmedim. Sana en son ne zaman, gerçekten, baktım? Bakışlarımın üzerindeki yükünü kaldıramıyor. Kirpiklerini kırpıştırarak kendini toparlamaya çalışıyor. Hırıltılı ve gürültülü şekilde, içinde bulunduğu külfetin bedeninde aksetmesinin yarattığı gerginlikle, bir nefes çekiyor içine. Âdem elmasının devamlı hareketini görebiliyorum, yutkunuyor. Boğazında bir yumru var anlaşılan, mecazi ya da değil. Direksiyonu öylesine kuvvetle sıkıyor ki parmak boğumları bembeyaz. Öfkesini saklamaya çalıştığı zaman bu şekilde kamufle eder, tanıyorum. Onu daha fazla kışkırtmak istemiyorum, cevap vermeyeceğim. Ki buna gerek yok. Varlığım sinirlenmesi için fazlasıyla neden ve hak veriyor kendisine. Cevapsız sorular sormaya devam ediyor. Susuyorum. Ses tonu gittikçe yükseliyor, araba hızlanıyor. Bağırmaya ve direksiyona vurmaya başlıyor. Duyuyor ama dinlemiyorum.Onu dinlemeyi bırakalı çok oldu. Onu bırakalı epey oldu… Bir dört yol ağzına yaklaşıyoruz, ışıklara doğru. Bizim için kırmızı yanıyor. Ve o durmayacak. Koluna doğru atılıyorum ama niyetim onu durdurmak değil. İçimde dışarı çıkmaya can atan bir ‘ben’ var. Benim yapamayacağım şeyleri yapabilir. Benden daha cesur, dirayetli ve muharip olabilir. Dirseğiyle beni kendinden uzaklaştırmaya ve arabanın kontrolünü sağlamaya çalışıyor. Delirdiğimi söylüyor. Korkuyor. ‘Ben’den o kadar kolay vazgeçemez. Radyo sunucusu şiirini bitirdi şimdi. Neşeli bir sesle reklamlardan sonra görüşmeyi diliyor. Basit bir reklama geçiş müziği… Işıkları tam gazla geçiyoruz. Solumuzdan gelen bir arabayla birlikte. Uyanıyorum. Okul koridorları beni her daim ürkütmüştür. Özellikle de şimdiki gibi boş oldukları zaman. Bu